Hayat bazen öyle hızlı akıyor ki, neyin peşinde koştuğumuzu bile unutuyoruz. Sabah erken kalk, işe yetiş, faturaları öde, eve dön, bir şeyler ye, biraz dinlen ve tekrar başa dön… Günler böyle akıp giderken, aslında hayatın en önemli parçalarını gözden kaçırıyoruz.
Elbette yaşamak için çalışmak zorundayız. Temel ihtiyaçlarımız var: Yemek, barınma, güvenlik… Ama bazen bu temel şeyleri sağlamak için o kadar uğraşıyoruz ki, asıl önemli olanı ikinci plana atıyoruz: Sevdiklerimiz.
Ailemiz, dostlarımız, bizimle aynı sofraya oturan, derdimizi dinleyen, bize gerçekten değer veren insanlar… Onlarla geçirdiğimiz vakti bazen erteliyoruz. “Şu işi de halledeyim, sonra ararım.” “Bu hafta çok yoğunum, haftaya görüşelim.” “Biraz para biriktireyim, sonra aileme daha çok vakit ayırırım.” Ama hayat öyle planladığımız gibi ilerlemiyor. Haftalar, aylar, yıllar geçiyor ve farkında olmadan en değerli zamanlarımızı kaçırıyoruz.
Düşün bir kere, en son ne zaman annenle, babanla, kardeşinle ya da en yakın arkadaşınla gerçekten uzun ve samimi bir sohbet ettin? En son ne zaman birine içten bir şekilde “Seni özledim” dedin? Hayatın temposunda sadece işlerimize, sorumluluklarımıza odaklanırken, asıl bizi mutlu eden şeyleri erteliyoruz.
Özgürlük sadece fiziksel bir kavram değil, bazen de zihinsel bir mesele. Bizi zincirleyen şey bazen bir iş, bazen bir sorumluluk, bazen de gereksiz yere peşine düştüğümüz şeyler olabilir. Oysa gerçek mutluluk, sevdiğimiz insanlarla paylaştığımız anlarda saklı. Onlarla oturup sohbet ettiğimizde, kahkahalar attığımızda, bir derdimizi paylaştığımızda anlıyoruz ki hayat sadece çalışmak, kazanmak ve tüketmekten ibaret değil.
Belki de kendimize en çok sormamız gereken soru şu: Gerçekten yaşıyor muyuz, yoksa sadece hayatta kalmaya mı çalışıyoruz? Eğer sadece hayatta kalıyorsak, bunu değiştirmek için hâlâ vaktimiz varken sevdiklerimize biraz daha zaman ayırmaya başlamalıyız. Çünkü kaçırdığımız anlar geri gelmiyor.
ÖNEMLİ NOT: Bu sayfalarda yayınlanan okur yorumları okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir.